Boğaziçi Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü

 
  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Boğaziçi Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü

Tekel Direnişi ve Atatürkçünün Gündemi

e-Posta Yazdır PDF

        Açılımlar gündemi kapladığı sırada önce 25 Kasım’da memurların yumruğu, 4 Aralık’da eczacıların sessiz direnişi, son olarak da Tekel işçilerinin soğuğa, yağmura, biber gazına meydan okuyan sloganları yükseldi. Tekel işçilerinin direnişi bir aya yaklaştı. Destek eylemleri tüm Türkiye’ye yayılıyor. AKP binalarının önünde “hükümet istifa” sloganları atılıyor.

        Tekel işçilerinin yayılan direnişinin öğreteceği çok şey var şüphesiz. En başta kimlik politikarına saplanıp halkın taleplerini İmralı’daki bir odanın koşullarıyla bir tutan anlayışa, halkın ayaklandığında etnik köken ayrımı yapmadan birleştiğini gösteriyor. İşçiler Türk bayraklarını bırakmadıkları eylemde, Kürtçe şarkılarla halay çekiyor. [i] Yoksulluğun, işsizliğin doğrudan kaynağına iktidar partisine yöneliyor. İşçi sınıfı zihninde hayali gizli iktidarlar kurup da Silivri’ye yürümüyor. Silivri’yi linçe çabalayanlara sağlanan kolaylık, Yaşam Sokak’ta AKP Genel Merkezi’ne yürüyen işçilere sağlanmıyor. Tekel işçileri polis barikatlarıyla, panzerlerle, coplarla, biber gazlarıyla durduruluyor. AKP’nin insan hakları ve özgürlükler getirdiğine inananlar işçilere yapılan insanlık dışı saldırıyı görmezden geliyor. Yandaşlar bu kavramlara kendi tanımlarını yapadursun, Tekel işçileri eşitlik ve özgürlüğün ABD/AKP demokrasisinde olmadığını haykırıyor.

        Tekel işçilerinin vatan, bayrak, bağımsızlık kelimelerinden korkarak sınıf siyaseti yapmaya çalışanlara da öğreteceği çok şey var. Türk bayrağını bedenine sarmış Tekel işçisi Abdi İpekçi parkında göle atılırken, AKP’nin ‘milli birlik’ maskesini düşürüyor. Polisin müdahalesine karşılık bazı işçiler polise ‘vatan hainleri’ diye bağırıyor.[ii] Bugün çok uluslu sermayenin ülkeye peşkeş çekmesini sağlayan bir siyasi odak iktidardayken, Türkiye’de vatan ve emek mücadelesinin bir arada yürüyeceği açıktır. Bu gerçeği göremeyip simgelerle emek mücadelesini verdiğini sananlar var. Eylem alanındaki bayrakları işçi sınıfının “cahilliğine” verip, haberlerinde yazılarında işçilerin ulusal mücadeleye de öncülük ettiğini görmezden gelenler, ya Türkiye gerçeğinden uzak teorileriyle havaya yumruk sallıyorlar, ya da teorilerini de kaybetmiş halde "Ergenekoncu" avına çıkıyorlar.

        Türkiye’de karşıdevrim dalgalarını Tekel direnişi kırmışken, ulusalcıların da eylemlerden ders çıkarmaları ve işçilere destek olması gerekiyor.  Umutsuzluk ve halka güvensizlik elbette kimilerimizin Türkiye’deki yükselişi görememesine sebep olabiliyor. AKP’nin üniversitelerden yargıya, medyaya hatta orduya toplumdaki tüm kurumlara kök salma girişimi bir gerçektir. Bu mücadelesinde hedefine büyük ölçüde ulaştığı da bir gerçektir. Fakat bunlar örgütlü bir halkın AKP’yi devirebileceği gerçeğinin üstünü örtemez. Nitekim halkın örgütlenmeye başladığı her yerde siyasal iktidarın alarm verdiği, birleşen üniversite gençliğini Ergenekonla sindirmeye çalışması, Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’dan Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’e kadar onlarca hâkim ve savcı üzerinde karalama kirletme kampanyalarına başlaması, parti binasına yürüyen işçileri polis şiddetiyle durdurması gibi korku dolu hamleler yaptığı görülüyor şu dönemde. Atatürkçülerin yapması gereken bu tabloda ortadadır. AKP’yi korkularına hapsetmek ve hapseden her eyleme kitle olarak destek vermektir.

        Bugün Atatürk Devrimi’ni tehdit edenlerin sınıfsal temellerini görerek mücadeleyi ulusal ve sınıfsal her iki boyutta da sürdürmek Atatürkçülerin esas görevidir. Bunun ulusal boyutunu atlayanların havaya yumruk salladığını söyledik. Sınıfsal boyutunu görmemek de Atatürk Devrimi’ni tamamlama ve sürdürme görevini yarıda bırakacaktır. 1938’den sonra karşıdevrim sürecinde toplumda egemen olan sınıflar iktidarların bağımsızlıktan taviz veren politikalarının da baş aktörü olmuşlardır. Başta devletçilik olmak üzere altı oku anlamsızlaştıran şekilcileştirenler de gerçek devletçilik politikasının zarar verdiği toprak ağaları ve yeni sermayedarlardır. Bugün bu iki sınıf da gericiliğin ve işbirlikçiliğin kaynağı haline gelmiştir. Bu çağda Atatürkçü olmak işte bu yüzden sınıfsal bir mücadeleyi barındırmak zorundadır.

        Geniş bir Atatürkçü kesim olarak, bayrağını sırtına alıp Abdi İpekçi parkında AKP şiddetine maruz kalan Tekel işçisini sahiplenmeli, işçi sınıfıyla omuz omuza karşıdevrimin kaynaklarını ve onların kurduğu iktidarları yıkmanın mücadelesini vermeliyiz.  

Özer Erdoğan


[i] http://www.haber3.com/turk-bayragi-altinda-kurtce-halay-533923h.htm
[ii] http://haber.sol.org.tr/sonuncu-kavga/isciden-polise-vatan-hainleri-haberi-21709
 

Bildiri: Yargı Bağımsızlığı ve Mağduriyet Tragedyası

e-Posta Yazdır PDF

YARGI BAĞIMSIZLIĞI VE MAĞDURİYET TRAGEDYASI 

Sapla samanın karıştığı ülkenin sözde demokratları, özgürlükçüleri ‘vesayet rejimi’ dediklerinin yıkılışını kutlayadursun, kimisinin görmezden geldiği kimisinin demokrasi kahramanı saydığı AKP, faşizme yeni bir boyut kazandırıyor. Küreselleşme çağının gizli faşizmine yakışır hem de Türkiye’ye özgü bir örnek ortaya çıkıyor. İktidarın devletin bütün kuvvetlerine yayılma girişimi bir ayağı üniversitelerde bir ayağı yargıda, bir ayağı sendikalarda sürerken ‘faşist’(!) Atatürkçülerle mücadele eden AKP’ye faşist demek kimsenin aklına gelmezdi değil mi?

Kurban bayramının ilk gününde başbakan Danıştay’ın katsayı kararıyla ilgili soruları cevaplarken kararı ideolojik bulduğunu söyledi: “Yargı organıdır, kararını almıştır; ama inanıyorum ki muhatabı olan YÖK de bununla ilgili itirazını yapacaktır, tavrını belirleyecektir. Biz de bu ülkede mağdurların haklarını arama noktasında olan bir iktidar olarak, bir siyasi iktidar olarak, yargı karşısında yapılması gerekenleri aramızda bayramdan sonra değerlendireceğiz” Başbakanın ilk cümledeki YÖK’e yönelik inancı, ne derece inançtır ne derece emirdir? Bu soruya cevap YÖK’ ün Danıştay kararına itirazı ile belli oldu. Bütün belirtilenlere rağmen esas üzerinde durup düşünülmesi gereken, başbakanın halka hitabında hiçbir zaman eksik etmediği bir kelimedir: “MAĞDUR”. Mağdur vatandaş olgusu, haksız yere sosyal, ekonomik veya kültürel baskıya maruz kalınması sonucunda oluşur. Bu yönüyle, karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan ve örgütlenme hakları ellerinden alınan İŞÇİLER VE SENDİKALAR; devlet desteğinin kesilmesi sonucunda anası ağlayan ÇİFTÇİLER ve köylülerin geçim mücadelesini yürüten TARIM ÖRGÜTLERİ; yüzde 1’in altında maaş artışlarıyla hayatının son yıllarını sürdüren EMEKLİLER; paralı eğitimden yararlanan (!) ÖĞRENCİLER ve bilimsel özerkliği ellerinden alınan ÜNİVERSİTELER; bağımsız ve adil karar vermeleri dinlemelerle ve siyasi baskılarla engellenen HÂKİM VE SAVCILAR, mağdur kategorisine giriyor. Ancak Türkiye’de roller değişti. AKP’nin temsil ettiği Ilımlı İslamcı hareket ‘mağdur’ rolünü oynayarak devletin en tepesine çıktı ve devlet organlarının en köklerine kadar indi. Şimdi bu noktada bile, hala yargı, AKP’yi eziyor görüntüsünü kelimelere sıkıştırıyor Başbakan.

Oysa durum başından beri AKP’nin göstermek istediğinin tersiydi. 1961 Anayasası’nın karşıdevrimi niteliğinde gelen 12 Eylül, evlatlarına yeterince olanak sağlamıştı. 1982 Anayasası kuvvetler ayrılığını çiğneyerek yargıyı yürütmeye bağlı kılmıştı. Son dönemde Ergenekon savcılarının atamalarının yapılmamasıyla gündeme gelen HSYK buna en çarpıcı örnektir. Yürütmenin etkisinden uzak olması gereken kurulun başkanı Adalet Bakanı, bir üyesi de müsteşar. Kurula ait olması gereken yargıyı denetleme yetkisi Adalet Bakanlığı müfettişlerinin elinde ve bugünlerde görüldüğü gibi ‘hükümet baskısı’ şeklinde kullanılmakta. Bugün Adalet Bakanlığı’nın onlarca yargıç ve savcıyı dinletmesi skandalı da gözleri 1982 Anayasasına çevirmiştir. Teknik Daire Başkanı’nın Fetullahçı olduğu ortaya çıkan Telekomünikasyon İdaresi Başkanlığı(TİB)’nda yapılan usulsüz dinlemelerin sonuçları, kuşatılan Türkiye’nin halini resmediyor.

 

Öte yandan anayasanın değiştirilmesi istemini her zaman dile getiren bir iktidarın, yargıda reforma yönelik atılımlara karşı olması gerçek bir çelişkidir. Bu çelişki, “yandaş yargı” oluşturulmasıyla daha da gün yüzüne çıkıyor. AKP kendisini haklayan ilerici modern hukuka karşı, kendisini paklayan gerici yandaş hukuk peşindedir. AKP İslamcı hareketin temellerini atan Amerikancı  12 Eylül darbesinin anayasasının açtığı gediklerle devletin birbirinden bağımsız olan erklerini ele geçirmektedir. Devletin sosyal ve ekonomik rollerinin minimuma indirgendiği bir düzen kuran sağcı iktidarlar, adaletin sağlanması görevini dahi bağımsız hukuktan koparma çabasındadırlar. Bu kaygı verici gelişmelerin vatandaşlarda yarattığı korku ortadadır. 

Bu ülkede sözde özgürlük, demokrasi, insan hakları savunucularına sormak gerek: Hükümetin ördüğü ağları görmek için kendilerini de susturmasını mı bekliyorlar? 

 

Yoksa çoktan başka ağlara düştüler mi ?

 

1950-60 DP Dönemi ve 6-7 Eylül Olayları

e-Posta Yazdır PDF

"Demokrat Parti Dönemi ve 6-7 Eylül Olayları" konulu düşünce toplantımız

16 Aralık Çarşamba,

17:15'te, 

TB 310'da.

(Fen Edebiyat Fakültesi)

 

Köy Enstitüleri ve Toprak Reformu

e-Posta Yazdır PDF

"Köy Enstitüleri ve Toprak Reformu" konulu düşünce toplantımız,

9 Aralık çarşamba,

saat 17:00'de,

TB310'da.

(Fen Edebiyat Fakültesi)

 

Düşünce Toplantıları

e-Posta Yazdır PDF

ADK düşünce toplantıları devam ediyor. Kemalizm'in dayandığı tarihsel köklerden başladığımız tarih yolculuğu, çarpıtmalara yenik düşmeden, cehaletin argümanlarını yıkarak devam edecek.

Bu hafta: 25 Kasım Çarşamba Saat 17.15 : Laiklik ve Siyasal İslam

Yer: TB 310 (Fen Edebiyat Fakültesi)

 Önümüzdeki konular:

  • Köy Enstitüleri ve Toprak Reformu
  • Demokrat Parti Dönemi (1950-60) ve 6-7 Eylül Olayları
 


Sayfa 1 > 4

Anketler

Bize Ulaşın

adk@boun.edu.tr